| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Bayanlara Özel moda Dünyası,vucut,sac,ve Cilt Bakımı, Güzellik, Diyet, Makyaj, Moda,zayıflama,yemek tarifleri,

bayan giyim,spor giyim,takı aksesuar,model,kozmetik,tasarım, Güzellik, Diyet, Makyaj, Moda, Evlilik, kadın hastalıkları, kadın doğum, kadın sağlığı, güzel kadın, kadın giyim,cilt bakımı, gelinlik modelleri, abiye, damatlık, hüsniye moda, husniye gelinlik, gelinlik ve gelin aksesuarları, gelinlik abiye toptan, gelinlik siteleri,Miss Model Of Turkey, kozmetik, Moda haberleri, moda türkiye, moda turkey, moda turkiye, Moda, Güzellik, Kadın Sağlığı, Parfüm, Estetik, Diyet, Makyaj,2008 yaz Modası, giyim, bayan giyim, erkek giyim ,kadın, giyim kadın, iç giyim ,mango giyim ,2008 - ateş kırmızısı,kısa model elbiseler,Kategori, kisa abiyeler, çok özel nişanlık elbiseler , nişanlık modelleri, sırt dekolteli abiye modeli,Dantel Ornekleri ,Danteller ,Dantel Sehpa Örtüsü, Hamile Elbiseleri,Hamile Kıyafetleri, MAC 'dan yeni model makyaj malzemeleri,İtalyan tasarımcılara ait Gelinlik modelleri, Tanım, çocuk ve bebek sağlığı,ağız ve diş sağlığı,bel ve boyun fıtığı,fizik,Tırnak,Estetik,Kadın,Kozmetik, diyet güzellik makyaj moda aşk,uzun saç modeli,modelleri, kısa saç modeli, modelleri, erkek saç modeli, modelleri, abiye topuz modeli,modelleri, gelin ,Kadınlara Dair ,kadın,kadin,diyet,kadın,zayıflama,egzersiz,yapma,yürüyüş,koşu,kros,örgü,dantel,yemek kısacası hayata, ve kadına, dair herşey burada,Kadın, cilt bakımı, saç bakımı,diyet, zayıflama,aşk,Kadına dair aradığınız herşey,yemek tarifleri,

12 "kadın" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"kadın" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Seksi görünmek elimizde

 
0001seksi görünmek Çekici ve kusursuz olmak mı istiyorsunuz? İşte size seksi olma yolunda ilk adımı attıracak öneriler...

Dudaklar için

Seksi dudaklara sahip olmak için iki seçeneğiniz var, ya kırmızı renkte ruj ya da dudağın doğal rengi. İlk durumda kırmızının teninizle uyumlu bir tonunu yakalamanız gerekiyor. Rujun düzgün
ve kalıcı olması için ruju fırçayla sürebilirsiniz. Ruju sürdükten sonra bir kat da parlatıcı kullanın. Dudaklarınızın doğal renginde kalmasını istiyorsanız sadece parlatıcı sürün.

Göğüsler için

İçinde pırıltılar bulunan bir kremi dekolte bölgenize sürün! Teniniz beyazsa pembe tonlarında ışıltılar taşıyan kremi tercih edin.

Yanık tenliyseniz, tercihinizi altın rengi ışıltılar taşıyan bir kremden yana kullanın. Büyük bir fırça ile iki göğsünüzün arasına bronz toz pudra sürmeniz de göğüslerinizin daha yuvarlak görünmesini sağlar.

Saçlar için

Saç renginizin birkaç ton açığından gölgeler yaptırarak her zaman "ışıltılı" görünebilirsiniz. Bir başka öneri de saçınıza parfüm sürmeniz. Ensede bol toplanmış topuzun her zaman seksi göründüğünü de hatırlatalım. Uzun saçlıysanız saçınızı gün için de fırçalamayı ihmal etmeyin.

Ayaklar için

Bacaklarınız bronzsa pırıltıları olan kremlerden sürebilirsiniz. Topuklarınızın pembe
görünmesini de sağlamalısınız. Ve tabii ayakkabı seçimi. Topuklu, sivri ayakkabıların seksi olduğu kesin. Ancak rahatsız ayakkabılar duruşunuzu bozup nasırlara sebep olabileceğinden ayakkabı seçiminde rahatlığı ve kaliteyi ön planda tutun.

Boyun için

Ensenizi açıkta bırakacak bir saç modeli boynunuzu gözler önüne serecektir. Birkaç damla parfüm, boyuna sürülen tem renginde pudra, hafif sarkıntılı küpeler dikkati boyuna çekmek için yeterli. Boynu tümüyle açıkta bırakmak ya da ince bir kolye takmak da size kalmış bir seçim.

Eller için

Tırnaklarınızın hepsi ayni uzunlukta olmalı. Tırnaklarınız farklı boylarda ise tercihinizi doğal renklerden yana kullanın. Kısa kesilmiş ve parlatıcı ile doğal bir görünüm almış tırnaklar da seksi olabilirler. Enteresan, ama çok dikkat çekici olmayan bir yüzük de farklı bir stil yaratmanızı sağlayabilir.

Bayanlara özel pijamalar







































__________________

..B

Dolgun Dudaklara Sahip Olmak

Dolgun dudakları niçin güzel buluyoruz biliyor musunuz? Çünkü dolgun dudaklar bir anlamda gençliğin simgesi.

Neden mi? Zamanla kadınlık hormonlarının üretimi azaldıkça kadınların vücudunda önemli dğeişimler olur. Doğurganlığın azalması, cildin kuruması, saçların azalması ve dudakların incelmesi bu dğeişimlerdendir. İşte bu nedenle belki de bilmeden kalın ve dolgun dudakları güzel buluyoruz. Eğer dudaklarınız zamana yenilip eski dolgunluğunu yitirdiyse bu konuda önlem alabilir ve küçük bir girişimle birkaç yaş geriye dönebiliriz.



Enjeksiyon

Yabancı dolgu madde enjeksiyonu

Kolajen ve hyalurinik asit dudaklara dolgun görünüm vermek için en sık kullanılan yabancı dolgu maddeleri. Bunların uygulaması son derece basit ve kişi günlük hayatına hemen dönebiliyor. ancak dezavantajları kalıcı bir çözüm getirmemeleri. Çünkü en fazla 6 ay içinde dudaklar eski haline dönüyor.

Operasyon

Kişinin kendi dokusuyla

Hastanın kendi vücudundan alınan yağ ve deri gibi dokuları kullanarak da dudaklar dolgunlaştırılabiliyor. Bu dokularla hazırlanan doku kokteyli dudaklara enjekte ediliyor. Çok komplike bir işlem değil ve lokal anesteziyle yapılabiliyor. Kişinin kendi dokusu olduğu için alerji riski de yok. Ancak bu dokular da zamanla eriyor, işlemde kalıcılık sağlamak için birkaç kez tekrarlamak gerekiyor.

Kesilerle

Dudakları dolgu maddeleri kullanmadan çeşitli kesi teknikleriyle daha kalın ve biçimli görünür hale getirmek olası. Bu operasyonlarda amaç dudak kenarlarını daha dışarı taşırmak ve dudaklara daha kalın bir hal kazandırmak. Bu operasyonun sonucu kalıcı oluyor ve değişmiyor. Bu operasyonlar da dolgu maddesi enjeksiyonları gibi lokal anestezi altında yapılabilen basit girişimler..

Seksi bir nefes



Cinsellik

Kadinca.net,diyet,moda,makyaj,kadın,güzellik,astroloji,itiraf,kadınlar

Öpüşme deyip geçmeyin. Cinselliğin en önemli ve belki de en etkileyici kısmı...işte tutkulu öpüşme kılavuzu… Seksi bir nefes :İlk önce çok hafif bir dokunuşla dudaklarınızla dudaklarına dokunun, sonra başınızı eğip ona sokulun. Dudaklarınızla dudaklarını ısıttıktan sonra, sıra onları dilinizin ucuyla yalamaya geldi. En son, hafifçe üfleyerek, dudaklarını serinletin. “Dudaklarınızı dudaklarına hafifçe sürterseniz, sevgilinizin heyecanlandığını göreceksiniz” diyor “The Kissing Book” (Öpüşme Kitabı) adlı kitabında yazar Tomima Edmark “Sonra hava vererek dudaklarının nemini alırsanız, hisleri gerçekten doruğa ulaşacaktır” diye ekliyor.

VAKUM ÖPÜCÜĞÜ
Bu cesur hareket sevgilinize patronun kim olduğunu gösterecek. Parmağınızla dudaklarının çevresini çizin (üst dudaktan başlayarak alt dudakta bitirin). Alt dudağına indiğinizde, onu baş parmak ve işaret parmağınızın arasında toplayın (çocukların küsme hareketi gibi). Sonra, başını daha yakına çekerek, daha önce parmaklarınızla tuttuğunuz dudağını şimdi dudaklarınızla kavrayın. “Parmaklarınızın dokunuşu dudaklarınızınkinden daha serttir ve sevgilinizde fırtınalı duygular uyandırır” diyor William Cane, “The Art Of Kissing” (Öpüşme Sanatı) adlı kitabında.

SENKRONİZE NEFES
Bu hareket, onu nefessiz bırakacak. Dudaklarınızı sevgilinizin dudaklarıyla birleştirin ve derin nefes alın. Hareketi yavaş tutun ki, aranızdaki nefes alışverişi sert olup, akciğerlerindeki havayı vakum gibi çekmesin! Bu hareket sırasında onun katılımına da ihtiyaç duyacaksınız, o yüzden başlamadan önce ne yapmak istediğinizi ona anlatın.KADINCA.NET

VAMP KADIN
Sevgilinizin boynuna doğru eğilirken, etini dişlerinizin arasına alıp bırakın. Unutmayın, erkeklerin yüzde 80′i acılı seksi sever. Uyarılınca, vücudunuz endorfin salgılar ve bu hormon acıyı hissetmenizi bloke eder. KADINCA.NET

EMMENİN GÜCÜ
Bu öpüşme stili erkeğiniz için son derece uyarıcı. Başınızı hafifçe arkaya kaldırın. Sevgilinizin üst dudağını dudaklarınızın arasında kavrayın, sonra başınızın yerini değiştirerek, ondan sizin alt dudağınıza aynı şeyi yapmasını isteyin. Önce hafif dokunarak, sonra daha ateşli, sonra yine hafif öpüşün ki, bu hız değişimleri onu daha fazla heyecanlandırsın. Başınızı bir yandan diğer yana çevirerek, alt dudaklarınızdan, üst dudaklarınıza geçirin.

.

Hamilelik ve Bebek

 Hamilelik ve Bebek 
 
Kulaç at, kolay doğum yap
   
   
 

Kulaç at, kolay doğum yap

Hamile olduğu için yazın havuza giremeyen kadınlara uzmanlardan ferahlatan açıklama: Yüzme karın kaslarını sıkılaştırıp doğumu kolaylaştırır. Ama hijyene dikkat.

HRS Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tarık Aksu, anne adaylarına ‘yüzün’ tavsiyesinde bulundu. Yüzmenin karın kaslarını sıkılaştırarak doğumu da kolaylaştırdığını belirten Aksu, “Anne adaylarının, çok sıkı olmayan bir mayo ile serbest ve sırt üstü stillerde yüzmesini öneriyorum” dedi.

Sıcak havalarda terlemeyle birlikte vücutta mantar enfeksiyonları da oluştuğunu söyleyen Aksu, “Sık sık ılık duş yapılmalı. Çünkü gebelerin enfeksiyona karşı direnci daha düşüktür. Özellikle erken doğuma yol açan idrar yolu ve vajinal enfeksiyonlara dikkat edilmeli” diye konuştu.

 

2008-2009 ‘da Yelek Moda




 

yüz makyajı

Tek bir adımda güneşin altın rengini yüzünüze ve vücudunuza taşıyan fondöten ve pudralar, kolayca kalıcı bir bronzluk sağlayan hızlı bronzlaştırıcılar ve son dokunuş için pırıltılı kremler.

En yeni kozmetik ürünleri, bronzluk hayalinizi güneşin zararlı ışınlarına maruz kalmadan da gerçekleştirmeniz için adeta ambalajda sunuyor.

Bronz bir tenin güzelliği tartışılamaz... Hele güneşlenmeden sonraki birkaç gün, nasıl da cildimiz parlak, yüzümüz canlı, sağlıklı bir görünüm alıyor. Güneşlenmek ve sağlıklı görünüm... Aslında birbiriyle o kadar çelişkili, tezat iki kelimeden bahsediyoruz ki...

Güneşlenme ve bronzlaşma bizi görünürde güzelleştirse de gerçekte bir o kadar da sonradan giderilmesi çok zor zarar veriyor. Güneşin bu zararlı ışınlarından korunmada koruyucu güneş kremlerinin büyük rolü var. Ama pek çok uzman sağlıklı bronzlaşma diye bir şeyin asla söz konusu olamayacağından, zaten bronzlaşmanın, tenin koyulaşmasının bile başlı başına cildin zarar görmesi anlamına geldiğinden söz ediyor. Bu uzmanların anlattıklarına göre, bronzlaşma cildin savunma mekanizmasının harekete geçmesinden başka bir şey değil. Melanin hücreleri, birer perde gibi görev yaparak zararlı ışınları engelliyor, alttaki hassas tabakaları koruyorlar. Bu arada zarar gören hücreler de cildin üst yüzeyine çıkıyorlar. Böylece cildin en üstünde sert, kalın bir deri tabakası oluşuyor. Kurumaya çok müsait bu deriyle cildimiz de olduğundan yaşlı görünebiliyor. Yani bronzlaşmak, hele bunu bir alışkanlık haline getirmek kısa süreli bir güzelliğin arkasından problemli bir cildin ve erken yaşlanmanın söz konusu olması anlamına geliyor. Peki tüm bunlar, bronzlaşmaktan vazgeçip yaz-kış beyaz bir tenle dolaşmamızı mı gerektiriyor? Tabii ki hayır. Neyse ki, yepyeni kozmetik ürünler, sadece birkaç dokunuşla en doğal şekilde bronz bir görünüme kavuşmamızı sağlıyor. Bunların arasında hızlı bronzlaştırıcı kremleri, vücut ve yüz fondötenlerini, pudraları saymak mümkün. Bu yılın sürprizi renkli sprey ve mendiller de tenimizi anında bronzlaştırarak bu işe yepyeni bir boyut getiriyor. Bu ürünlerin en önemli özelliklerinden biri de, tıpkı yüze uygulanır gibi vücudunuza makyaj yapmaya olanak tanıması hatta cilde bronzluk kazandırmanın yanı sıra, bacaklardaki ve sırttaki cilt kusurlarını da kapatmak için kullanılması. Bazı kurallara dikkat ettikten sonra bronzlaştırıcı ürünleri kullanmak ve tıpkı güneşte yanmış gibi doğal bir bronzluk elde etmek zor değil.

Bronz makyajın tarihçesi

Bronz makyajın da bir tarihinin olacağı aklınıza gelir miydi? Belki gelmezdi ama böyle bir şey var. Kozmetik dünyasıyla ilgili kayıtlara baktığınızda, ilk güneş kremini, ilk hızlı bronzluk sağlayan kremi kimin ürettiği görülebiliyor. Bronz tenin moda olması ve kar beyaz tenli kadınların yerini altın teniiierin almasıyla ilk güneş kremi 1935 yılında Ambre Solaire tarafından üretilmiş. Bu kremin formülünde, hindistan cevizi ve zeytinyağıyla vazelin varmış. 1979 yılında Helena Rubinstein "Weekend Bronzer" adı altında, altın renkli ve hızlı bir bronzluk vaat eden ürünü piyasaya sunmuş. 1993 yılında Shiseido'nun bronzluk veren kompakt pudrası bu alanda bir devrim yaratmış ve kadınların en hızlı, en doğal ve zararsız şekilde bronz bir tene sahip olmalarını sağlamış.

Bronz makyaja hazırlık

Her şeyin olduğugibi bu işin de bazı püf noktaları var. Aksi takdirde doğal bir bronzluk yerine parça parça lekeli bir tenle baş başa kalmak işten bile değiy. Öncelikle cilt bronz makyaj için iyice hazırlanmalı. Hazırlık için yapılabilecek en etkili şey peeling. Özellikle hızlı bronzlaştırıcı kullanacaksanız, bir sonraki ölü derilerin atılma evresini geciktireceğiniz için bronzluğunuzun daha uzun dayanmasını sağlayabilirsiniz. Bronzlaştırıcı ürünü temiz ve kuru cildin üzerine, avuç içlerinizle geniş daireler halinde uygulayabilirsiniz.

Altın bir ten

Bronzlaştırıcı fondöten ve pudraların uygulanmasına gelince. Tabii ki en önemli kural temizlenmiş, ölü derilerden arındırılmış ve iyi bir şekilde nemlendirilmiş cilde uygulamak. Bu konuda, dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir nokta da, makyajın aydınlık bir yerde, yeterli bir ışık altında yapılması. Farlar, rujlar ve diğer makyaj malzemeler söz konusu olunca tüm makyözler altın pırıltıları içeren farlara parlatıcıların bronz tenle çok iyi gittiği düşüncesini paylaşıyor. Senenin modası su yeşili ve turkuvaz farlarla gözlerinize çarpıcı bir bakış kazandırmanız mümkün.

Vücuda makyaj

Kısa bir zaman öncesine kadar vucudumuzu güneşsiz bronzlaştırmak istediğimizde tercih edebileceğimiz iki seçenek vardı; ya solaryuma girmek ya da otobronzanları kullanmak. Şimdi, vücut için özel fondötenler, pudralar ve renkli spreyler var. Özellikle renkli spreyler, birkaç dakika içinde muhteşem bronz bir vücuda sahip olmanızı sağlıyor.

Saç ve cilt bakımı ile makyaj yapımının incelikleri konusunda söylenen her şeyi unutun... Bütün kadınların ihtiyacı olan basit ama çözüme ulaştıran bu güzellik tüyoları ile bakımlı ve etkileyici bir görünüme kavuşmanız hiç de zor değil!

Güzellik ve bakım üzerine çok şey yazılıp çiziliyor... Eğer siz de bu kadar öneriden hangisini değerlendirmem gerekiyor diyenlerdenseniz, Cosmopolitan dergisinin ekim sayısında sayfalarına taşıdığı tüm zamanların en gözde güzellik önerilerine göz atın. Saç bakımında uygulanması gereken basit önerilerden hangi göz tipine hangi makyajın yapılması gerektiğine, en etkili cilt bakımı sırlarından büyüleyici görünen dudaklara kadar verilen ufak püf noktaları ile harikalar yaratacaksınız...

Kadınlar günü 8 Mart ve Feminizm

 

Burjuva ideolojisinin her alanda etkisini gösterdiği, sözde aydın küçük-burjuvaların “birey olma” sevdasına kapıldıkları 12 Eylül sonrasına, tam bir sınıftan kopuş ve kaçış ideolojisi hakimdi. Kendini bireysel değil toplumsal kurtuluşa adamış binlerce devrimcinin zindanlara gömüldüğü ya da sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldığı askeri diktatörlük dönemi ve sonrasında, Türkiye her açıdan en karanlık dönemlerinden birini yaşadı. Tüm dünyayı neoliberalizm rüzgârlarının sardığı bu dönemde, uluslararası arenada da muazzam bir gericilik ve gerileme söz konusuydu. Fakat Türkiye’de yaşanan elbette bunun çok katmerlisiydi. Uygulanan baskı ve sindirme politikası uzun yıllar boyunca şiddetinden hiçbir şey yitirmediği gibi, Kürt ulusal mücadelesinin yükselişiyle daha da arttı.

Sınıf mücadelesinin dibe vurduğu, her türlü devrimci değerin ayaklar altına alınıp çiğnendiği, topluma derin bir korkunun hakim kılındığı bu dönemde, politikadan tümüyle uzaklaştırılan gençliğe burjuva ideolojisinin sinsi bir şekilde şırınga edildiğini görürüz. Gençler, yaşları gereği zaten meraklı oldukları cinsellik, psikoloji gibi konulara kanalize ediliyor, piyasa bu tür kitaplardan geçilmiyordu. Böylece, yalnızca kendini düşünen, bireyci, toplumsal sorunlara duyarsız bir gençlik “imal” edildi.

’80 sonrası liberal dalganın bir parçası da, Türkiye’de feminist hareketin boy göstermeye başlamasıydı. Her türlü küçük-burjuva ve burjuva ideolojisinin binbir çehreyle boy gösterdiği bir ortamda, feministlerin olmaması elbette mümkün değildi! Sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi, ortalığı “kadın” sorununu irdeleyen filmler, feminist yazarların kitapları, çeşitli feminist dergiler ve çevreler sarıverdi. Filmlerde ve yazınsal eserlerde ele alınan kadınların, daha çok, “entel”, yalnız, bunalımlı burjuva ya da küçük-burjuva tipler olmasıysa feminizmin kadın sorununu nasıl ele aldığına işaret ediyordu.

Kuşkusuz ne o dönemde ne de bugün yekpare bir feminist hareketten söz edilemez. Feminist hareket, sosyalist feministlerden burjuva feminizmine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Fakat kendine sosyalist feminist diyenler de dahil olmak üzere hepsinin ortak yanı, temel sorunun sınıfsal olduğunu görmemeleri ya da görmek istememeleridir.

Feminizm kadın sorununu kadın-erkek çatışmasına indirger

Marksizm, kadın sorununu, işbölümüyle ve toplumun sınıflara ayrılmasıyla birlikte ortaya çıkmış ve ancak bunların ortadan kalkmasıyla birlikte yok olacak bir sorun olarak görür. Feministlerin büyük bir bölümüyse, kadının ezilmesini erkeğin doğasından kaynaklanan sınıflar üstü bir sorun olarak ele alır. Kadın sorununu kadınlarla erkekler arasındaki bir çatışmaya indirgeyen feministler, sorunu yanlış tahlil ettikleri için çözümünü de doğru yerde aramazlar. Onlara göre kadın sorununa yönelik Marksist sınıfsal tahlil yanlıştır, sınıflardan önce de kadın sorunu mevcuttur ve bu sorunun ortadan kalkmasının sınıfların ortadan kalkmasıyla bir ilgisi yoktur. Sorun böyle konulduğunda, kendiliğinden bir çözümsüzlüğe de itilmiş olur. Dolayısıyla, diyalektik ve materyalist bakış açısından yoksun olan bu küçük-burjuva kavrayış, kadının kurtuluş mücadelesini sınıflardan bağımsız olarak yürütülecek tümüyle düzen içi bir mücadeleye indirger.

Feministler, her sınıftan kadınların ortak birtakım sorunları olduğundan, bunun için ortak mücadele vermeleri gerektiğinden dem vururlar. Oysa kadın sorunu sınıfsal bir sorundur ve insanlığın bir parçası olan kadınlar da sınıflara bölünmüşlerdir. Sınıflı toplumun başlangıcından bu yana var olan kadının ezilmişliği sorunu, her sınıftan kadında farklı farklı yansımasını bulmuştur. Ezilen sınıfların kadınları ezilmişliği ve sömürüyü katmerli yaşarken, ezen sınıfın kadını bu ezme ve sömürme ilişkisinde erkeğinin saflarında yer almıştır. Bu kapitalist toplumda da aynen geçerlidir.

Ait olunan sınıflar arasındaki fark ne denli büyükse, bu sınıflara mensup olan kadınların yaşadıkları sorunlar arasındaki uçurumlar da o denli derinleşmektedir. İşçi sınıfının kadınları en kötü koşullarda ve en düşük ücretlerle ağır bir sömürüye tâbi tutulurken, her türlü eşitsizliğe maruz bırakılırken, işin yanı sıra bir de evin yükünü sırtlanırken, burjuva kadınlar bütün bunlardan uzakta, işçilerin el koyulan artı-değerini kocalarıyla paylaşmakla meşguldürler. Kapitalist toplumun gerçekliği böyleyken, kadınların “kadın olmaktan” gelen ortak sorunlarını bulmak da olanaksızlaşmaktadır. Açıktır ki, “özgür kız”ların sorunlarıyla emekçi kadınların sorunlarının hiçbir ortak noktası bulunmamaktadır.

8 Mart etkinliklerinin ortaya çıkardıkları

Burjuvazi uzun yıllardır 8 Mart’ın içini boşaltıp, onu “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü”nden “Dünya Kadınlar Günü”ne dönüştürmeye çalışıyor. Feministler de buna ellerinden gelen katkıyı sunuyorlar. Oysa 8 Martlar kadın işçilerin ve emekçilerin kapitalist düzene karşı verdikleri mücadelenin bir simgesidir ve bu içeriğine uygun olarak kutlanmalıdır.

Her 8 Martta yaşanan tartışmalar ve alınan politik tutumlar, kadın sorununa kimin nereden baktığını da çok net bir biçimde ortaya koyuyor. Feminist kadın gruplarından, çeşitli karma (kadın ve erkeklerden oluşan) örgütlere bağlı kadınlardan ve bireysel katılım gösteren kadınlardan oluşan 8 Mart etkinlik komitesi içinde hemen her yıl, mitinglere ya da etkinliklere erkeklerin katılımı konusunda şiddetli tartışmalar yaşanıyor. Feministler mitinglere ve etkinliklere tek bir erkeğin dahi katılmamasını savunuyorlar. Karma örgütlerden (bir bölümü sosyalist) gelen kadınlarsa, temsil ettikleri kitlenin büyüklüğüne ve komite içindeki sayılarının fazlalığına rağmen genellikle feministlere boyun eğiyorlar.

İşin dikkat çekici bir diğer yanı da, kendilerine Marksist diyen ve sosyalist feminizmi savunanların takındığı tutumdur. Bunlar “bağımsız kadın gruplarının” mitinglere erkeklerin katılmaması yönündeki ısrarlarını tümüyle haklı buluyorlar ve şunları söylüyorlar:

“Erkek egemen bir sistemin varlığı ortaya konduktan ve bu sistem içerisinde kadınların ezildiğini ve/veya sömürüldüğünü saptadıktan sonra bu sisteme karşı kadınların mücadelesinin erkeklerle birlikte verilmesi gerektiğini düşünmek; devrimci değil fazlasıyla aydınlanmacı bir tavır olur. Erkeklerin de bir parçası olduğu erkek egemenliğine karşı mücadele sadece kadınlarla verilebilir ve erkek egemen düzeni yıkacak olan da kadınlar olacaktır.”[1]

Her şeyden evvel belirtmek gerekir ki söz konusu sistem kapitalizmdir ve kendinden önceki diğer sınıflı toplumlar gibi o da erkek egemen bir sistemdir. Erkek egemenliğinin yanı sıra kapitalizmde daha pek çok sorun mevcuttur. Fakat temel sorunlardan hiçbirisi kapitalist sistemi tümüyle ortadan kaldırmaksızın çözülemez ve bunu yapabilecek tek sınıf kadınıyla erkeğiyle devrimci işçi sınıfıdır. Bugünün sınıflı toplumu olan kapitalizme cepheden karşı çıkmayan ve onu yıkma mücadelesine katılmayan hiçbir akım, mevcut sorunlardan herhangi birine karşı ciddi bir savaşım veremez. Bu çevre sorununda ne kadar böyleyse kadın sorununda da o kadar böyledir.

Dolayısıyla kadın sorununu bir sistem sorunu, bugün erkek egemenliğinin yeniden-üreticisi ve sürdürücüsü olan kapitalist sistemin yıkılması sorunu olarak ele alıyorsak (ki Marksistlere göre bu böyledir), tek devrimci bakış açısı “bu sisteme karşı kadınların mücadelesinin erkeklerle birlikte verilmesi gerektiğini düşünmek”tir. Kendi tavrını devrimci olarak bulup Marksist tavrı “aydınlanmacılık” olarak nitelendirenlere ise ne desek boş!

Bizler düzenlenen etkinliklerin organizasyonunda (güvenliğin sağlanması da dahil) asıl inisiyatifin emekçi kadınlarda olması ve mitinglerde emekçi kadın kortejlerine özel bir öncelik verilmesi gerektiği düşüncesine tümüyle olumlu yaklaşırız. Ancak mitinglere ve kapalı alan etkinliklerine erkeklerin hiçbir şekilde alınmamasını savunmak tümüyle sınıf bölücü bir küçük-burjuva feminist bakış açısının ürünüdür. Öncelik emekçi kadınlarda olmak üzere ve organizasyon komitesinin uyulmasını istediği disiplini bozmamak koşuluyla bu etkinliklere karma kortejler ve erkekler de katılabilmelidir.

“Erkeklerin de bir parçası olduğu erkek egemenliğine karşı mücadele sadece kadınlarla verilebilir ve erkek egemen düzeni yıkacak olan da kadınlar olacaktır” diyenler, sorunu kadınların erkeklere karşı verecekleri mücadeleye indirgiyorlar. Oysa her gün yeniden ve yeniden üretilen erkek egemen sistemin (bugün bu kapitalizmdir) bir bütün olarak işçi sınıfının devrimci mücadelesi olmaksızın yıkılması mümkün değildir.

Söz konusu sosyalist feministler, kadın mücadelesinin “karma” örgütlerin önderliğinde yürütülemeyeceğini ve önderliğin bağımsız feminist örgütlere bırakılması gerektiğini düşünüyorlar. Bunun için eylem organizasyonlarında bu örgütlere temsiliyette ağırlık verilmesini savunuyorlar. Ama bir yandan da, “bağımsız kadın örgütlerinin karma örgütlerdeki kadınların taleplerini görmezden gelerek, kadın hareketini orta sınıf kadınlarının talepleriyle sınırlaması ve düzene muhalif niteliğini yitirerek gittikçe reformcu bir çizgiye sürüklenmesi tehlikesi”nden dem vuruyorlar.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu bir “tehlike” olmayıp bir gerçektir. Sosyalist feministler “orta sınıf” kadınların kuyruğuna takılıp reformizmin bataklığına batmış durumdadırlar. Lafzen emekçi kadınların da mücadeleye çekilmeleri gerektiğini söyleseler bile, bunun için şimdiye kadar hiçbir ciddi adım atmadıkları ortadadır.

Açıkça söylemek gerekiyor ki, rahat mekânlarında oturup Marksizmi kadın sorununda yetersiz ve kör olmakla suçlayanlara, Komünist Manifesto’nun “cinsiyet-kör” yaklaşımlarını keşfetmek gibi “derin” çalışmalara gömülenlere, fabrikalarda, sendikalarda, işçi mahallelerinde emekçi kadınlar arasında devrimci çalışma yürütmek yıldızlar kadar uzak geliyor.

Kapitalizm ortadan kaldırılmadan kadın sorunu çözülemez

Kadın sorununun işçi devrimiyle birlikte otomatik bir çözüme kavuşamayacağı doğrudur. Fakat bu sorunun çözülmeye başlanabileceği yegâne ortamı ancak sınıfsız topluma giden zorunlu bir uğrak noktası olarak işçi iktidarı yaratabilir. Kadın sorunun nihai çözümü ise ancak işbölümünün ortadan kalkacağı, eskinin tüm alışkanlıklarının, değer yargılarının yok olup insanın insan olarak tarihinin başlayacağı komünist toplumda mümkün olacaktır. Yine ancak bu toplumda, kadın ile erkek arasındaki ilişki, her türlü çıkardan ve bencilce duygudan arınmış, salt sevgiye dayalı bir ilişki haline gelecektir.

Bu, komünist topluma kadar hiçbir mücadele verilmeyeceği anlamına gelmiyor. Nasıl işçi sınıfının kurtuluşu ancak sosyalizmle mümkünken bugünden her alanda mücadele veriyorsak, kadınların sorunlarının çözülmesi için de bugünden her türlü mücadeleyi yürütmemiz gerekiyor. İşçi sınıfı uzun mücadeleler içinde bu konuda sayısız talepler geliştirmiştir. Bunlardan güncel olan bazılarını şöyle sıralamak mümkün.

* İşyerlerinde kadınlara yönelik her türlü negatif ayrımcılığa son verilmesi, eşit işe eşit ücret

* Çalışan annelere doğum öncesinde ve sonrasında ücretli doğum izninin arttırılması, dilerse çocuk bakım iznini babanın kullanması

* Tüm işyerlerine kreş ve çocukların ve eşlerin de yararlanabileceği sağlık ünitesi

* Kadını aşağılayan, ikinci sınıf insan konumuna düşüren tüm yasaların kaldırılması, cinsel suçların cezalarının arttırılması

* Semtlerde, emekçi kadın komitelerinin yönetiminde kadın sığınma evlerinin kurulması, buralara sığınan kadınların her türlü güvenliklerinin sağlanması ve hukuksal sorunlarıyla ilgilenilmesi için gereken desteğin verilmesi

* Ağır işçilik yaptıkları halde “ev kadını” denerek eşleri çalışmadığı takdirde her türlü sosyal güvencenin dışına itilen “ev çalışanlarının”, sağlık ve emeklilik güvencesi sistemi kapsamına alınması

* Bir ev kölesi olarak, televizyon sayesinde 24 saat burjuva ideolojisinin etkisi altında kalan, ev işlerinin rutinliği ve çocuk bakımının zorluğu ve gerginliği nedeniyle fiziksel ve ruhsal sağlığını yitiren, ekonomik bağımlılığı nedeniyle zincirlerini kırması çok güç olan kadınlar için ücretsiz kreşlerin, çamaşırhanelerin, yemekhanelerin örgütlenmesi sayesinde, sırtlarına yüklenen yükün biraz olsun hafifletilmesi ve kadının doğrudan üretim sürecine katılmasının sağlanması.

Şimdiden uğruna mücadele verilmesi gerekenlerden birkaçı bunlardır. Fakat bunlar için dahi işçi ve emekçi kadınların, erkek sınıf kardeşlerini de bu mücadeleye dahil etmeleri ve kapitalist sistemin duvarlarını dövmeleri gerekiyor.

Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, kadınlar olmaksızın işçi sınıfının kurtuluşu, kapitalizmden kurtulmaksızın da kadınının kurtuluşu mümkün değildir!

Başörtüsü ve Kadının Özgürlüğüne Dair

Türkiye’de yıllardır kangrene dönüşen başörtüsü meselesi giderek evrensel bir sorun haline geliyor. Fransa’da başörtüsünün de aralarında sayıldığı dini sembollerle ilk ve orta dereceli okullara girilmesinin yasaklanması, Almanya’da benzer uygulamaların başlatılması, İngiltere’de her fırsatta dikkatleri bu meseleye odaklama çabaları, Hollanda’nın peçe türü yüzü kapatan giysilerle sokakta dolaşmayı yasaklamaya çalışması gibi birbirinin peşi sıra gelen son gelişmeler, sorunun evrenselleşmekte olduğunu görmemiz için yeterli. Kuşkusuz bu durum bir tesadüf değildir ve yayılmakta olan emperyalist savaşla doğrudan ilişkilidir. Emperyalist güçlerin bu savaşta dünya halklarını birbirine kırdırmak üzere kutuplaştırma çabalarında, İslamı öcüleştirme uğraşı başat bir yer tutmaktadır. Tam da bu noktada, başörtüsü ve benzeri örtüler, karşımıza “medeniyetlerin uzlaşmaz ve çatışkılı farklılığının” bir sembolü olarak çıkarılmakta ve düşmanlaştırılan unsurların ilk sıralarında başörtülü kadınlar yer almaktadır. 11 Eylül saldırılarından sonra başta ABD olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde örtülü kadınlara öcü gözüyle bakılması, bunların sokaklarda saldırıya uğraması, toplu taşıma araçlarına binemez hale gelişleri, durumun ulaştığı vahim boyutun bir göstergesidir.

Batılı kapitalist devletlerin tesettürü yasaklama girişimlerinin ardında, halklar arasında kutuplaşma doğuracak bir ırkçılığı teşvik etmenin yanı sıra işçi sınıfının dikkatini işsizlik, yoksulluk ve çalışma koşullarına yönelik saldırılar gibi gerçek sorunlardan uzaklaştırma amacı da yatıyor. Burjuvazinin yoğun ideolojik bombardımanının etkisinde kalan insanlar açısından tesettür ve onun simgelediği İslam bir kez terörizmle özdeşleştiği andan itibaren, sokakta görülen her tesettürlü kadın bunlar için potansiyel bir terörist haline gelebiliyor. Dolayısıyla türban, çarşaf gibi örtü ve giysiler, “terör” algısını sürekli diri tutan bir mekanizmaya dönüşmüş oluyor ve etkili bir uyarıcı işlevi görüyor.

Bu uyarı mekanizması Hıristiyan Batı ülkelerinde “terör” algısı biçiminde işlerken, nüfusunun yüzde 99’unun Müslüman olduğu söylenen Türkiye ve Tunus[*] gibi ülkelerde “irtica” algısını dürtmektedir. Devlet eliyle yürütülen seksen küsur yıllık tepeden Batılılaştırma ya da “aydınlatma” çabalarının önündeki en büyük engellerden biri olarak görülen “irtica tehlikesi”, Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tehditler sıralamasının ilk başlarında yer almıştır. Şu ya da bu şekle bürünen kadın tesettürü ise, devletlûlar tarafından irticaın en temel sembollerinden biri sayılagelmiştir.

Onyıllardır laikliği söylem düzeyinde takıntı haline getirmesine rağmen hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmayan Kemalist TC, İslamı da kendine göre tarif etmiştir. Batıyı model olarak almalarına rağmen despotik geleneklerden asla vazgeçmeyen devletlûlar, dinin güncel gerekliliklerle bağdaşmayan ya da Batı uygarlığıyla çelişen yönlerini İslama dışsal şeyler olarak gösterme çabasına girmişlerdir. Böylece devlet her konuya olduğu gibi dine de burnunu sokmaktan geri durmamış, bir yandan laik geçinip öte yandan kendi tasavvuruna uygun bir Türkiye İslamiyeti yaratmaya çalışmıştır. Fakat devletin icat ettiği bu yapay dinle kendi dinlerini bağdaştıramayanlar arasında daima bir çatışma yaşanmıştır. Bu çatışma karşısında devletin benimsediği yol ise her zaman olduğu gibi, “yasakla, bastır ve yok et” politikası olmuştur.

Başörtüsü meselesinde izlenen yöntem de aynısıdır. Ne var ki baskı çoğu kez tepkiyi doğurur ve buna maruz kalan tarafı aksine daha inatçı ve kararlı hale getirir. Eğer böyle olmasaydı, Kemalistlerin “Türkiye her geçen yıl daha da geriye gidiyor” diye dövünmelerinin maddi temeli kalmamış olurdu ve İslami giysi olarak bilinen giysilerle dolaşanlar mevcut devlet baskısı karşısında her geçen gün azalarak silinip giderlerdi. Fakat gerçeklik hiç de böyle değildir.

Baskının yarattığı mağduriyet ve haklılık duygusunun bir sonucu da, baskıya uğrayan tarafın giderek politikleşmesidir. Üniversitede okumaları ya da kamu kurumlarında çalışmaları engellenen başörtülü kadınların, kendi yaş gruplarından başı açık olanlara göre oransal olarak çok daha politik olduklarını gözlemleyebiliyoruz. Hakları için mücadele etmenin onları politikleştirmesinin yanı sıra başörtüsünü bir politik sembol haline getirdiği de açıktır.

Benzer bir durum Batı ülkelerinde de yaşanıyor. İslam düşmanlaştırıldıkça ve tesettürlü kadınlar dışlandıkça, bu dışlanmışlığa ve baskıya duyulan tepkiye paralel olarak Batıda da örtünen Müslüman kadınların sayısı her geçen gün artmaktadır. Başörtüsünü politik bir sembol olarak, bir tür başkaldırı bayrağı olarak kullanan kadınların geliştirdiği bu tepki bilinçli ve politik bir nitelik kazanmaktadır. Tıpkı örtünmeyi zorunlu görmediği halde, İsrail zulmüne inat Araplığını ve Müslümanlığını dışa vurmak için örtünerek sokağa çıktığını belirten ve bu şekilde İsrail askerlerinin karşısına dikildiğini söyleyen Filistinli bir kadının geliştirdiği tepki gibi.

Bütün bunlar, başörtüsü sorununun mevcut dünya ve Türkiye şartlarında yeni bir politik bağlam kazanmış olduğunun göstergeleridir. Burjuvazinin statükocu kanadı özellikle üniversitelerdeki türbanlı öğrencilerin kıyafetlerinin “politik bir sembol” olduğunu söyleyip yasaklama yoluna gidiyor. Oysa resminden heykeline, büstünden rozetine, her alanda boğazına kadar Kemalizmin sembollerine boğulan bir devletin, birileri kendi hoşuna gitmeyen politik semboller taşıyor diye çileden çıkması, tam bir totaliterliğin ve ikiyüzlülüğün ifadesidir. 12 Eylül faşizmiyle politikayı sakınılması gereken bir öcü olarak beyinlere kazıyan bu devlet, “politik simge” olarak ilan ettiği bir şeyle yürütülecek mücadelenin de kitleler tarafından meşru olarak görüleceğini düşünüyor. Politika kötü bir şeyse onu simgeleyen şeyler de kötü demektir! Elbette ki devletin resmi politikası olan Kemalizm ve onun simgeleri hariç!

Ne yazık ki Kemalizmin bu yasakçı ve baskıcı tutumlarını ilericilik adına sahiplenen ya da bu konuda suskun kalan sol kesimler de bulunmaktadır. Solda yaygın olan bu anlayış ile devrimci Marksizmin meseleye yaklaşımının tümüyle farklı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bizler herkesin dini inancını ya da inançsızlığını serbestçe ifade edebilmesini ve yaşayabilmesini, devletin dinden elini çekmesini, her türlü dinsel-mezhepsel ayrımcılığa ve baskıya son verilmesini savunuyoruz. Burjuva devletin tüm baskıcı uygulamalarına karşı mücadele etmek, kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfının en temel görevlerinden biridir.

Başörtüsü yasağının amacı kadını özgür kılmak mı?

Hatırlayacak olursak, ABD’nin Afganistan’ı işgali sırasında öne çıkarılan ideolojik öğelerden biri, bu savaşın Taliban’ın burkaya soktuğu ezilmiş kadını özgürleştirme mücadelesi olarak sunulmasıydı. Sanki yıllar yılı en gerici rejimler tarafından ezilen, sefalete itilen, geriliğin en koyusuna mahkûm edilen Afgan kadın ve erkeklerinin o hale gelmesinden sorumlu olan ve Taliban’ın da aralarında olduğu gerici rejimlere arka çıkan, bizzat ABD emperyalizmi ve genel olarak emperyalist güçler değilmiş gibi.

Türkiye’de de Kemalistler aynı argümana sarılıyorlar: “Başörtüsü esareti altındaki kadını özgürleştirmek!” Oysa nasıl ABD’nin amacı Afgan kadınlara ve erkeklere özgürlük getirmek değilse Kemalist burjuvazinin amacı da bu değildir. Son yıllarda İslamcı sermayenin güç kazanmasının ve bunların temsilcilerinin devletin en “yüce” makamlarında boy göstermeye başlamasının, devleti babasının malı olarak gören Kemalist asker-sivil bürokrasiyi fazlasıyla tedirgin ettiği ortadadır. Bu tedirginliğin hezeyana dönüştüğünün kendini en açıktan gösterdiği noktalardan biri de başörtüsü konusudur. İlk önce kutsal mabetleri olarak gördükleri üniversitelerde başörtülü kızların sayılarının giderek artmasıyla çileden çıkmaya başlamışlar ve bu “tehdidi” bunların okumalarını yasaklayarak savuşturma yoluna gitmişlerdir. Daha sonra ise işi, başbakanın, bakanların ve cumhurbaşkanından sonra en yüce makam sahibi olarak görülen meclis başkanının, devlet protokolüne başörtülü eşleriyle birlikte katılmalarını fiilen engellemeye kadar vardırmışlardır.

Ne var ki başörtüsü gibi İslami giysilerin bu kesimde yarattığı özel hassasiyetin ve alerjinin, kökü derinlere uzanan bir yönü de var: aşağılık kompleksi. Bizim gibi geç kapitalistleşen ülkelerin Batının rahle-i tedrisinden geçen burjuva aydınları arasında sıkça görülen bu kompleks, Batının Doğululukla özdeşleştirip küçümsediği ve dışladığı her şeyden utanma refleksiyle karakterize olmaktadır. Bu kompleks bizim Kemalist aydınımızda, laik burjuvazimizde, bürokratımızda belki de diğer Doğu ülkelerinden çok daha fazla yaygındır. Batı medeniyeti denince bunların aklına özden çok biçim gelir ki, bu biçimin önemli bir unsuru da kılık-kıyafettir. Batınınkilerle uyuşmayan her görüntü bunlar için bir utanç kaynağıdır. Örneğin Türkiye’ye gelen Batılıların köy insanını fotoğraflaması bunların pek bir gururuna dokunur: “Bizi geri göstermek istiyorlar!” (Çok ileriyiz ya!) Oysa kendi has kentleri olarak gördükleri eski ve yeni başkentlerinin (İstanbul, Ankara) merkezi yerleri dışındaki yaşam bunları ilgilendirmediği gibi, yaşanan gerilik ve sefalet de yabancılar görmediği zaman zat-ı muhteremleri pek rahatsız etmez. Cumhuriyet kurulalı beri taşrada yoğun bir şekilde çarşafla-peçeyle dolaşan kadınlar bu beylerin huzurunu kaçırmaz; ama bunlar göç edip İstanbul, Ankara ve İzmir sokaklarında boy göstermeye başlayınca efendilerin rahatları bozulur ve şeriat geliyor diye feryat etmeye başlarlar. Oysa tek değişiklik, taşranın kente taşınarak göze batar hale gelmiş olmasıdır.

Aslında seçkinci bir tavır olarak, başörtüsü takanlara muazzam bir küçümsemeyle yaklaştıkları halde, başörtüsünü yasaklamanın bahanesi olarak kadınların erkek baskısıyla örtündükleri iddiasına sarılan Kemalistlerin, sözde onların koruyuculuğuna soyunan tutumları da tam bir sahtekârlık ve ikiyüzlülüktür. Kadınları yasaklarla, cezalarla, baskıyla başlarını açmaya zorlamak, zorla örtünmelerini istemek kadar zorbalıktır.

Kadının özgürlüğünü başının açık ya da kapalı olmasına indirgeyen bu baskıcı zihniyetin, gerçekte özgürlükle, demokrasiyle en ufak bir alâkası yoktur. Kadınları özgürleştireceğiz diye kafalarındaki başörtüsünü zorla çıkarıp atmayı savunanlar, onları zorla çarşafa sokmaya kalkanlar kadar, kadını iradesiz, kişiliksiz, ikinci sınıf bir varlık olarak görmekte, onun üzerinde egemenlik kurma hakkına sahip olduklarını düşünmektedirler. Özünde gerici olan bu zihniyetin kendini demokrat pozlara bürümesi, kadınları özgür kılma bahanesinin ardına saklanması kimseyi yanıltmamalıdır. Fakat bu gerici, ırkçı, şoven zihniyetin çeşitli düzeylerde uygulamaya soktuğu başörtüsü yasağı, ne yazık ki sol içinde bile bir kafa karışıklığına yol açabilmektedir. Türkiye’de statükocuların üniversitelerde başörtüsü yasağını polisiye önlemlerle hayata geçirmeye başladığı dönemlerde “Türban Neyi Örtüyor” diye broşürler çıkararak devletin en gerici ve kıyıcı kesimine hizmet edenleri unutmadık. Bunlar sözde kadın özgürlüğünü savunmak adına başörtüsünün yasaklanmasına arka çıkıyorlardı. Aynı tutumu Avrupa solu içinde de görmek mümkün.

Örneğin 2004 Şubatında sağcı Fransız hükümeti orta dereceli okullarda başörtüsü takılmasının yasaklanmasını içeren bir karar çıkardığında, aralarında feministlerin ve bazı komünist örgütlerin de bulunduğu kimi sol çevrelerden hükümetin bu yasakçı kararına destek geldi. Kadına yönelik baskının simgesi olduğu gerekçesiyle başörtüsünün yasaklanmasını ilerici bir adım olarak değerlendiren bu çevreler böylece uluslararası ölçekte planlanan ve sağcı Fransız hükümetin de katıldığı haçlı seferine ortak oldular. Meselâ Fransa’nın en büyük Troçkist örgütlerinden Lutte Ouvriere, o dönemde yasağı, üstelik de kadın haklarını savunmak adına şöyle destekliyordu: “Başörtüsü giymeyi yasaklamak, başörtüsü takmak istemeyen genç kızların, aile baskısına, köktendincilerin ve erkek şovenistlerin basıncına direnmelerine olanak vermektir. Bu, mücadelelerinde onlara yardım etmek için bir araçtır.”

Başörtüsü yasağını kadınların özgürlük mücadelesine yardımcı olacağı gerekçesiyle savunmak tam bir abesle iştigal olduğu halde, ne yazık ki benzeri yaklaşımları savunanlar hiç de az değiller. Bunlar, başörtülü kadınların eğitim ve çalışma haklarının ellerinden alınması ya da kısıtlanmasının onların otomatik olarak eve, yani dört duvar arasına kapanmasına yol açacağını, yani özgürleştirme kılıfına sokulan bu saldırının esaretin katmerlisiyle sonuçlanacağını görmezden geliyorlar. Ve burjuvazinin gerici saldırılarına karşı en uyanık olunması gereken bir dönemde, burjuva ideolojisinin sosyalist sola bile nasıl da sirayet edebildiğini bu tutumlarıyla pratikte bir kez daha kanıtlamış oluyorlar. Şurası çok açıktır ki, kadınların esaretten kurtulmaları için burjuva devletlerin baskıcı yasalarından medet umulamayacağı, burjuvazinin ırkçı, milliyetçi ve baskıcı politikalarına verilen en küçük bir desteğin işçi sınıfı içindeki yapay bölünmüşlüğü artırmaktan öte bir amaca hizmet etmeyeceği gerçeği bizzat sosyalistler tarafından kavranmadığı takdirde, işçi sınıfı sol adına burjuva politikasının kuyruğuna takılmaktan asla kurtulamayacaktır.

Başörtüsü özgürlüğün sembolü müdür?

Başörtüsü konusunun bir başka boyutunu ise, İslami çevrelere hâkim olan ve Kemalizmin ve emperyalizmin saldırıları karşısında sol liberallerin de sahip çıktığı bir görüş oluşturuyor. İslamcı ideologlar ve liberaller, örtünen kadınların bunu erkek baskısı yüzünden değil Allaha olan inançlarının bir gereği olarak yaptıklarını söylüyorlar ve bunu başörtüsünün erkek egemenliğinin özgül bir sembolü olmadığının bir kanıtı olarak gösteriyorlar. Aynı şekilde başörtüsünün kadının özgürlüğünün bir sembolü olduğunu iddia ediyorlar. Oysa kadının erkek baskısından dolayı değil inançlarının bir gereği olarak örtünmesi, örtünmenin erkek egemenliğinin özgül bir sembolü olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyor. Tıpkı kadının başörtüsünü özgürlüğünün bir simgesi olarak görmesinin onun bir esaret sembolü olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmemesi gibi.

Aylarca işsiz kalıp nihayet karnını doyuracağı bir iş bulabilen ve patronuna minnet duyan bir işçiyi ele alalım. Bu işçiye sömürüldüğü söylendiğinde, sömürülmediğini, çünkü bu işte gönüllü olarak çalıştığını ve patronunun çok iyi bir insan olduğunu söyleyebilir size. Ama işçinin bu içten kanaati ne onun patron tarafından iliklerine kadar sömürüldüğü gerçeğini değiştirir ne de işçilerin yaşamak için sermayenin emrinde çalışmak zorunda kalan bir ücretli köle oldukları gerçeğini.

Başörtüsünün esaretin değil özgürlüğün simgesi olduğunu “gönüllülük” savıyla kanıtlamaya çalışmak da buna benziyor. Normalde hiç de farkında olunmayan toplumsal basınçla kendini kapanmak zorunda hisseden kadının “seçimi”, yaşamak için çalışmak zorunda olan bir işçinin ücretli köleliği “seçmek” zorunda olması gibi, sahte bir özgürlüğün sonucudur. Örtüsüz kadının namussuz olarak görüldüğü ve her türlü saldırıya açık kaldığı, kapanmazsa cehennemde yanacağı tehdidiyle yüz yüze kaldığı bir toplumda, kadının örtünmeyi tercih etmesi, onun özgürlüğünün değil olsa olsa toplumsal baskı sonucu “gönüllü olarak” kabul edilmek zorunda kalınan bir esaretin göstergesidir. Ve esaretin “gönüllüsü” esareti esaret olmaktan çıkarmaz.

Örtülü pek çok kadın, örtünmenin kendilerini cinsel tacizden ve bir seks sembolü olarak görülmekten koruduğunu, sokakta daha rahat dolaşmalarını sağladığını ve saygınlıklarını arttırdığını düşünüyor. Bazılarıysa tesettürü kadınla erkeğin eşitlenmesine yardımcı olan bir araç olarak değerlendiriyor. İşi daha bilimsel kisveye büründürmeye çalışanlar, eski Yunan’da bile köle ve fahişe olmayanların, yani “saygın” kadınların başörtüsü kullandıklarını, bunun bir asalet ve özgürlük sembolü olduğunu söylüyorlar. Bu iddiaların bilimsellikle hiçbir ilgisinin bulunmadığını ve safsatadan ibaret olduğunu görmek için, çıplak heykellerle sembolize edilen onlarca Yunan tanrıçasına bakmak yeterlidir. Herhalde tanrıçalar esir ve “namussuz” kadınları simgelemiyorlardı! Yine Sümerlilerde de durumun sözü edilenin tam tersi olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunduğunu belirtelim.

Tarihe bakacak olursak, başörtüsünün tüm tek tanrılı dinlerde kadına yüklenen dini bir zorunluluk olduğunu görürüz. Ama bu “dini zorunluluk” tüm tek tanrılı dinlerin erkek egemenliğini kutsayıp kadını kimliksizleştiren bir anlayışın ürünü olduğunu gösterir. Kadına yönelik her türlü cinsel şiddetin suçunu Şeytana atma cinliğini göstererek kendini pirüpak kılan erkek, onu sözde korumak için örtülerin ve duvarların ardına hapsetmeyi de Tanrı emri olarak kutsallaştırıp işin içinden sıyrılıvermiştir. Geçtiğimiz Ekim ayında Mısır kökenli Avustralya müftüsünün hutbesinde sarf edilen şu sözler, din kisvesine bürünen bu erkek egemen bakış açısını çok güzel özetliyor:

“Üstü örtülmemiş bir eti sokağa ya da bahçeye koyarsanız, bir süre sonra kediler gelir ve onu yer. Şimdi bu kimin kabahati? Kedinin mi yoksa üstü örtülmemiş etin mi? Eğer kadın odasında, evinde otursa, başını kapamış olsa o zaman hiçbir sorun çıkmazdı. Sonra karşınıza merhametsiz bir yargıç çıkıp size 65 yıl hapis cezası veriyor.”

Bu sözler tekil bir şahsın ağzından çıkan istisnai sözler olmayıp, yaygın bir anlayışın ifadesidirler ve sadece Müslüman toplumlarda değil her dinden toplumda bu erkek egemen gerici anlayışa şu ya da bu ölçüde rastlamak mümkündür. Örtüsüz kadını üstü açık ete benzeten ve erkeklerin ona saldırmalarını meşru gören, bununla da kalmayıp tecavüz karşısında verilen cezayı merhametsiz bulan bu anlayış, kimilerince özgürlüğün simgesi olarak görülen örtünün, aslında ne kadar gerici bir bakış açısının ürünü olduğunu ve nasıl bir baskıyı ve esareti simgelediğini görmemiz için yeterlidir. Zaten, toplumun kötülüklerinden koruma bahanesiyle kadını eve tıkan, örtü ve duvar kâr etmeyip tecavüz gerçekleştiğindeyse onu çekip vuran erkeğin töre diyerek ardına saklandığı anlayış da, örtünerek koruma ve korunma anlayışının basit bir uzantısı değil midir?

Şurası çok açıktır ki, erkek egemen toplumun pisliklerinden, erkeğin tacizinden, tecavüzünden kurtulmak, örtülerin ve duvarların ardına saklanarak mümkün olamıyor. Kadın ve erkek çıplaklığının gayet doğal olarak görüldüğü ilkel toplulukların günümüze kalan örnekleri bile bize bir gerçeği kanıtlıyor: cinsellik tabu haline getirildiği, kadın kapatılıp dört duvar arasına hapsedildiği ve ona ulaşmak zorlaştığı ölçüde zorbalık ve tecavüz artar.

* * *

Birçok sorunda olduğu gibi başörtüsü sorununda da işçi sınıfı tuzaklı bir ikilemin içine çekilmeye çalışılıyor: ya tesettür yanlısı ya da karşıtı olmak. Bu tuzağa düşmemek için başta komünistler ve bilinçli işçiler olmak üzere tüm işçi sınıfının, birbirine dolaşık boyutlar kazanmış bu meselede, eğriyle doğruyu dikkatli biçimde ayıran tutumlar geliştirmesi zorunludur. Ne emperyalizmin yeni haçlı seferinin ve Türkiye’deki despotik Kemalizmin değirmenine su taşıyan bir konuma düşülmeli, ne de kadının kapatılmasında sanki bir sorun yokmuş gibi göz yumucu bir tutum benimsenmelidir.

Bunun yanı sıra başörtüsünün kadınlar arasındaki sınıfsal uçurumu ortadan kaldırmadığı, işçi kadın ile burjuva hatta küçük-burjuva kadının başörtüsü bağlamındaki sorunlarının da hiçbir zaman aynı olmadığı unutulmamalıdır. Çalışmak, hatta sokağa çıkmak için ailesiyle boğuşmak ve kurtuluş yolu olarak başörtüsüne sarılmak zorunda kalan bir işçi kadın ile bir tesettür kıyafetine asgari ücretten fazlasını bayılan burjuva ya da küçük-burjuva kadının sorunları aynı olabilir mi? Ya da tekstil atölyesinde suyu sıkılan işçi kız ile Amerika’da öğrenimlerini sürdüren İslamcı burjuvaların kızlarının sorunları? Çok açıktır ki bunların hiçbir sorunları ortak olmadığı gibi başörtüsü meselesini de bambaşka boyutlarda yaşamaktadırlar.

Ne var ki tüm bu gerçekliğe rağmen bizler, başörtüsü yüzünden hiçbir kadının haklarının kısıtlanmamasını ve baskı görmemesini savunuruz. Ama tesettürün kadının özgürlüğünün değil esaretinin sembollerinden biri olduğu gerçeğinin de üstünü asla örtmeyiz. Tüm işçi ve emekçi kadınlar şunu çok iyi bilmelidirler ki, ister başı açık ister kapalı olsunlar, erkek egemen sistemlerin sonuncusu olan kapitalizmin boyunduruğundan kurtulmadıkça onlara özgürlük yolu daima kapalı kalacaktır. Kadını tüm gerici fikirlerden, değer yargılarından ve örtülerden kurtaracak ve özgürleştirecek olansa, onun kapitalist sisteme karşı yürüteceği mücadeledir.

 

Bahar Makyajınla Işık Saç





Doğru makyaj teknikleriyle güzelliğine güzellik kat...
Hem romantik hem de seksi: Pembe


Ten ve saç renginiz ne olursa olsun, pembe tonlarındaki bir makyajla istediğiniz romantik ve seksi etkiyi yaratabilirsiniz...

İşte yapmanız gerekenler

1.adım:
Cildinizi temizledikten sonra, gerekiyorsa tüm yüzünüze bir kat pudra sürüp, fazlasını kağıt peçeteyle alın. Şimdi sıra gözlerinizde... Pembe farı tüm göz kapağınıza uygulayın. Gözleriniz yeterince büyük değilse, farı parmağınızın ucuyla göz kuyruğuna kadar dağıtarak, daha büyük ve çekik gözlere sahip olabilirsiniz

2.adım:
Göz makyajını biraz daha belirgin yapmak istiyorsanız, göz kalemi ve maskaradan yararlanmanız gerek. 60'lı yılların eye-liner'ı yine çok moda ancak eğer bir gündüz makyajı yapacaksanız daha hafif olan kalemi tercih edebilirsiniz. Üst ve alt kirpik diplerine süreceğiniz kahve veya mavi göz kalemiyle daha iri ve derin gözlere sahip olacaksınız. Aynı renkteki maskaranızı da sürdünüz mü tamamdır!

3.adım: Sıra geldi dudaklara... Göz makyajınızı bu kadar belirgin yaptığınız için dudaklarınızı hafif pembe tonlarında bir parlatıcıyla belirginleştirmeniz yeterli olacak. Aynı parlatıcı veya rujunu elmacık kemiklerinin hemen üzerine sürerek, banyodan yeni çıkmış efekti yaratabilirsiniz.

Bronz

Esmer veya buğday tenliyseniz, pırıltılı bronz tonlarıyla çok daha çarpıcı görünebilirsiniz. Tek dikkat etmeniz gereken, bronz görüneceğim diye makyajınızı fazla abartmamanız. İşte yapmanız gerekenler:

1.adım: Her zamanki gibi makyaja başlamadan önce, cildinizi iyice temizleyip, nemlendiricini sürün. Gerekiyorsa yüzünüze ve boynunuza bir kat pudra sürebilirsiniz. Ardından kaşlarının hemen altına bej rengi farınızı sürün. Bronz rengi farınızı ise göz kapaklarına sürüp, parmak ucunla iyice dağıtın. Gözlerinizin daha belirgin olması için, bej rengi farınızı çok hafif göz altına da sürebilirsin. Tabii, son olarak kirpiklerini kahverengi maskarayla belirginleştirmeyi unutmayın!

2.adım: Elmacık kemiklerinizi, gözkapaklarınıza sürdüğünüz farla belirginleştireceğiniz gibi, aynı tonlardaki bir allık da kullanabilirsiniz. Allığınızı, büyük bir allık fırçasıyla elmacık kemiklerine sürüp, iyice dağıtın. Dilerseniz üzerine toz haline getirilmiş bronz pırıltılılardan da sürebilirsiniz.

3.adım: Dudaklara gelince... Makyajınızı bronz tonlarında yaptınız diye sakın koyu kahverengi bir ruj sürerek her şeyi berbat etmeyin! Dudaklarınıza kalıcı olması için bir kat toz pudra sürdükten sonra, üzerine açık kahverengi likit rujunuzu sürüp, parmağınızla dağıtın.
kadın diyet,Kadın Hayat, Kadın, Güzellik, Moda, Magazin, Diyet, Makyaj, Sağlık, Evliliki, Kadın Sağlığı, Mutfak, Bebek, Doğum, Yemek Tarifleri, Dünya Mutfağı, sağlığı,astroloji,makyaj,güzellik,kadınlar,cinsellik,moda,magazin,ev dekor,aşk,evlilik,stil,kadın olmak,cilt bakımı, gelinlik modelleri, abiye, damatlık, hüsniye moda, husniye gelinlik, ve gelin aksesuarları, gelinlik abiye toptan, Parfüm, Estetik, Diyet, Makyaj, yaz Modası, giyim, bayan giyim, erkek giyim ,kadın, giyim kadın, iç giyim ,mango giyim ,marka giyim ,moda giyim ,online giyim ,rap giyim ,sarar giyim ,tekstil giyim ,tesettur giyim, ucuz giyim ,çocuk giyimi,cilt,saç,tırnak,bakımı, Ergenlik, Ergenlik Dönemi,